John Berger Okulu

House of Cards’ın sekizinci bölümünde Frank Underwood, adına açılacak olan kütüphane için mezun olduğu askeri liseye geri döner. Burayı ziyaret etmeyeli yıllar olmuştur ve aradan geçen zamanda o başarılı bir siyasetçiye dönüşmüştür. Elbette bu özel etkinlikte kendisinden bir de konuşma yapması istenir. Kürsüye çıkar,  onu dinleyenlere bakar, heyecanlı ve şaşkın bir şekilde konuşmasına başlar. Birkaç dakika sonra şöyle diyecektir: “Bütün bunların bir anlamı var mı? Bunu kendime soruyorum.”

• • •

Güçlü Bir Türkiye İçin…

24 Ocak 2017 akşamı, Rıdvan Dilmen, yeni açtığı Twitter hesabından bir video paylaştı ve başkanlık referandumunda “Evet” oyu vereceğini açıkladı. Bu, sıradan bir çağrı değildi. Sosyal medyada daha önce popüler olan Ice Bucket Challenge tarzı kampanyalara benziyordu. Dilmen, konuşmasının sonunda ‘kardeşi’ Arda Turan’a “Sen de var mısın?” diye sesleniyor, bir anda spor dünyasından başlayan bu çağrı sosyal medyada yayılmaya başlıyordu. Burak Yılmaz’dan Murat Boz’a, oradan Abdülkadir’e…

• • •

Franzen’ın Masası

Jonathan Franzen’ın dilimize Sel Yayıncılık tarafından çevrilen kitapları son birkaç aydır D&R’ın indirimli kitaplar sepetinde. Yani, romanları Düzeltmeler ve Özgürlük ile yazılarının toplandığı Uzaktaki’ni 9.90’a satın almanız mümkün. Bu bir yandan şaşırtıcı bir durum, bir yandan da beklenebilecek bir gelişme. Zira dünyada çok popüler olan, Amerika Birleşik Devletleri’nde altına imza attığı her şey çok satanlar listesine giren ve eleştirmenlere göre içinde bulunduğumuz yüzyılın en büyük kalemlerinden biri olan Franzen, bizde gerçekten hiç popüler olmadı. Yakın arkadaşı David Foster Wallace, trajik intiharı, benzersiz tarzı ve Roger Federer yazısıyla kendisine has bir kült kitle kazanırken Franzen sadece raflarımıza gelmesinden mutluluk duyduğumuz bir yazar olarak kaldı.

• • •

Gönderilmemiş Mektuplar

Quentin Tarantino’nun sekizinci filmi The Hateful Eight’in başrolünde bir at arabası, bir bar ve mektup var. Afişte yazan isimlere bakmayın, filmi taşıyan şeyler gerçekten bunlar. Açılışta bir at arabasıyla yola çıkıyor, karakterlerimizi tanıyoruz. Bar ya da konakladıkları yer ortalara doğru karşımıza çıkıyor. Mektup ise hep orada. Kendini pek göstermiyor, üç saate yakın süren filmde sadece birkaç dakika mevzubahis oluyor. Lakin Hateful Eight’in ruhu ve kalbi, yüksek sesle okunan o satırlarda gizli.

• • •

İmza Kağıdı

Sultanahmet’te patlayan bombadan birkaç saat sonra Recep Tayyip Erdoğan’ın gündeminde akademisyenler vardı. Erdoğan, saldırıya ayırdığı birkaç dakikadan sonra sözü 11 Ocak Pazartesi günü “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bir bildiri yayımlayan akademisyenlere getirdi. Bu yüzden, gazetelerde de benzer bir manzaranın olmasına şaşmamalı. Yeni Şafak’tan Star’a kadar birçok gazete, birkaç gündür köşelerini ‘karanlık akademisyenler’e ayırdı.O yazarlar arasında Cem Küçük ve Kemal Öztürk de vardı. Küçük, bildiriyi “dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde göremeyeceğimiz bir manzara olarak” tanımlıyor, bu akademisyenler konusunda hemen yetkili mercilerin harekete geçmesi gerektiğini vurguluyordu. Yeni Şafak’ta köşesini büyük bir öfkeyle yazdığını söyleyen Öztürk de aynı kesime çatarken, bir yandan da özeleştiri yapmaları gerektiğini ifade ediyordu. Ona göre “Işid’e destek verdikleri” algısını kıramamaları biraz da kendi hataları. Sözü -maalesef- kendisine bırakalım:“Öfkem onlarla mücadele etmeyi hala başaramayan, gerektiği cevabı veremeyen bize. BBC kadar güçlü bir TRT olmadığı için kızıyorum, Financial Times’dan güçlü gazetemiz olmadığı için kızıyorum, CNN’den daha güçlü özel televizyonlarımız olmadığı için kızıyorum, Reuters’ten, AFP’den daha güçlü ajanslarımız olmadığı için kızıyorum, Twitter’den Facebook’dan daha etkili sosyal ağımız olmadığı için kızıyorum kendimize.”Bu satırları yazan Kemal Öztürk bir süre öncesine kadar Anadolu Ajansı’nın müdürüydü. Yani aslında sorduğu sordulardan biri -neden AFP, Reuters gibi güçlü haber ajansımızın olmadığı- özgeçmişindeki o bilgide kendisine cevap buluyor. Ama meselemiz bu değil. Biraz Noam Chomsky’den bahsedelim.

• • •

Neredeyiz Şimdi?

“1977’nin Ocak ayında bir akşamüstü, Letchworth’teki John Menzies gazete bayisine yürüdüğümü, orada çalışan, çok hoşlandığım ama bunu kendisine hiç söylemediğim kızla birlikte Low’u dinlediğimi hatırlıyorum. Dükkanın arkasında oturup bütün albümü dinlemiştik. Şarkı kulağa uzayda bir yerde kayıt edilmiş gibi geliyordu ve daha önce hiç bu şekilde çalınmış davullar dinlememiştik, albüm bize göre mükemmeldi. Ambient ve enstürmantal ikinci yüzü bile. Soğuk bir kıştı ve bu modernizmin en dondurucu hâliydi. Bunun için hazırdım.”Britanyalı filozof Simon Critchley’nin kısa ve etkileyici (186 sayfa) David Bowie kitabı böyle anlarla dolu. Son derece kişisel, alabildiğine eğlenceli ve fazlasıyla çarpıcı. Critchley, sayfalara 12 yaşında ilk kez bu adamı, daha doğrusu Starman şarkısını söyleyen uzaylıyı gördüğünü anlatarak başlıyor ve yıllar içerisinde Bowie ile ilişkisinde yaşadığı değişimi ifade ediyor. Bunu yaparken Bowie’nin kimliklerini de inceliyor ve daldan dala atlatıyor. Fransız Devrimi sonrasına uzanıyor, Danton’un İdamı ile benzerlikler kuruyor, Aydınlanma Çağı sonrasında nasıl Tanrı ile ilişkimizin değiştiğini ve Bowie müziğinin bunun içerisinde nerede olduğunu anlatıyor. Bazen Heiddegger’e ve Nietzsche’ye bazen de Stockholm’de kız arkadaşının mutfağında geçirdiği 1995’teki o akşama gidiyor. Bowie’nin 90’lardaki albümleri, Simon’ın o mutfakta dans ederken “İşte bu, işte bu!” diye bağırmasıyla hak ettiği değeri buluyor.

• • •